Latin amerika ve güney amerika

Posadizm: Nükleer Kıyamet ve Uzaylı Yoldaşlar

2020.11.04 18:35 karanotlar Posadizm: Nükleer Kıyamet ve Uzaylı Yoldaşlar

4… Bu rakam neyi temsil ediyor? Galatasaray’ın yediği golleri mi? Neden olmasın. Belki de Troçkist Dördüncü Enternasyonal’in simgesidir. Bu örgütün Latin Amerika bürosu, o zamanlar J. Posadas isimli İtalyan göçmeni bir Arjantinli’nin yönetimindeydi. Posadas, artık Güney Amerika’nın havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez kafayı bir dizi tuhaf şeyle bozar. Mesela nükleer savaş gibi. Komünizmin çürük bürokrasi yüzünden işlemeyeceğini, kapitalizmin de hep baki kalacağını söyler. Dördüncü Enternasyonal ile de bağlarını koparır. Kendi Dördüncü Enternasyonal’ini kurar. Posadistler, bu 1962 tarihinden Posadas’ın öldüğü 1981 yılına kadar komünizmi olabilecek en uç boyutlara taşırlar. https://www.bilimkurgukulubu.com/genel/inceleme/posadizm-nukleer-kiyamet-ve-uzayli-yoldasla
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.10 21:05 karanotlar Neopatrimonyal liderler çağı ve demokrasi

Cemal Tunçdemir
Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor...
Foreign Affairs dergisinin yayın yönetmeni Gideon Rose, derginin 2019 Eylül/Ekim sayısındaki başyazısında, son 100 yılda lider tipi döngüsünü şu şekilde sınıflandırıyor:
"1920'lerin toy Demokrat liderlerini, 1930'lar ve 40'ların faşist diktatörleri izledi. 1950'ler ve 60'lar milliyetçi liderlerin dönemiydi. 1970'lerin jerontokratlarından (ihtiyar kurtlar) sonra 1980'ler ve 1990'lar yeniden acemi demokratların dönemi oldu. Bugünlerde diktatör liderlere geri dönmüş görünüyoruz."
Elbette ki bu döngüyü bütün dünyaya genelleştirmek de veya tüm ülkeler için kaçınılamaz bir kader olarak görmek de çok yanıltıcı olur. Ama birçok demokrasinin 2010'lu yıllarda ürettiği otokrat liderlerin birbirlerine benzerlikleri de dikkat çekici bir gerçek.
Bunun, ideolojik veya kültürel bir benzerlik olmadığı açık. Aksine, bu alanlarda tam bir çoğulculuğa sahip oldukları son 10 yılda görüldü. Kapitalist liberteryan beyaz ırkçısı Trump'tan, solcu siyahi Jacob Zuma'ya, Anglo Sakson muhafazakar Boris Johnson'dan Ortodoks 'çar' Putin'e, Katolik solcu Duterte'den, Katolik sağcı Jair Bolsonaro'ya, Nazi grupların favorisi Hristiyancı Orban'dan, Yahudi milliyetçisi Netanyahu'ya, Latin dünyasının Bolivar'ı olma heveslisi solcu Latin devlet başkanlarından, Müslüman dünyasının halifesi olma heveslisi Ortadoğu liderlerine, Hindu Modi'den Pakistani popülist Imran Khan'a, Katolik muhafazakar Jarosław Kaczyński'den ateist Miloš Zeman'a ve daha birçok 'seçimle' başa gelmiş lidere kadar isimleri birleştiren şeyin bir ideoloji veya tek bir kültür olduğunu söylemek imkansız.
Elbette ülkedeki "tek otorite, tek adam" olma hevesleri en ortak özellikleri. Hepsi tam anlamıyla henüz diktatörlüklerini kuramamışsa da, 'Türkmenistan devlet başkanı gibi olmak' hepsinin kızıl elması.
Bu neo-diktatörleri veya dikta heveslilerini, diktatör denince akla gelen ilk isimler olan, Stalin, Hitler ve Mussolini gibi 20'nci yüzyıl diktatörlerinden ayıran bir özellikleri var.
Bu yeni dalgada ideoloji de, politik gaye de, kutsal dava da, 'milli mesele' de tek: Liderin şahsı. O şahsın mutlak iktidarını tesis etmek ve onu ömrü boyunca o koltukta tutmak…
20'nci yüzyıl diktatörlükleri çoğunlukla 'korporatist' diktatörlüklerdi. Bir ideolojik yaklaşımın, ırkçı bakışın, etrafında kümelenmiş bir bürokratik yapının, partinin, kadronun diktatörlüğüydü. Günümüzdeki dalganın liderleri de, henüz mutlak iktidar yolunun başındayken korporatist stratejiler izliyor elbette. Bir sosyal kesime, bir ideolojik yaklaşıma, bir politik gruba veya partiye dayanıyorlar. Mutlak iktidara ulaştıktan sonra da kendi etraflarında sözde 'milli birlik' tesis etmek için bir takım dini hamasi söylemleri ve vurguları sıklıkla kullanmaya da devam ediyorlar.
Örneğin bu liderlerin istisnasız hepsi politik davalarını, 'elitlere karşı milletin hakiki evlatlarının mücadelesinin temsilcisi olmak' gibi müphem bir yaklaşıma indirgiyor. Bu müphemiyet sayesinde, hayatı sefahat ve israfın geçit töreni olan milyarder Donald Trump, iki yıl öncesine kadar garsonluk yaparak hayatını kazanan solcu politikacı Alexandria Ocasio-Cortez'e 'elit' damgasını kolayca vurabiliyor. Destekçileri de, peşinden gittikleri 'tarihi' liderin, "milletin hakiki evladı sizsiniz. Sizin dışınızdaki herkes vatan haini, dinimizin düşmanı, ekmeğimizin düşmanı. Bu ülkeyi sömürmek ve bu milleti dejenere etmek isteyen küresel güçlerin piyonu" telkinine kolayca kanabilecek bir sığlık ve paranoyanın pençesinde. Evrende olan biten her şeyi kendileri ile ilgili veya kendilerine karşı bir komplonun parçası zannedecek kadar dünyadan habersiz, eğitim ve kitap okuma ortalaması son derece düşük kitleler bu saçmalığa kolayca inanıp, ülke nüfuslarının en az yarısını yok edilmesi veya en azından ezilinceye kadar savaşılması gereken düşman görüyor. Kansas'ta, Alabama'da, Georgia'da hararetli bir Trump destekçisi ile konuştuğunuzda, sizin 'büyük resmi görmekten aciz kandırılmış bir insan olduğunuzu' büyük bir özgüvenle yüzünüze vuracaktır. Kendisi tam açıklayamasa da, dünyada perde arkasında ABD karşıtı küresel dış güçlerin büyük oyunları dönmektedir. Ve Trump bu oyunların önündeki tek engeldir. New York'u, Los Angeles'ı, Boston'ı, San Francisco'yu, Chicago'yu, yani gerçekte Amerika'yı Amerika yapan şehirleri hem de Amerikan milliyetçiliği adına nasıl düşman gördüklerine hayretle tanık olabilirsiniz.
Fakat, destekçisi yığınların aksine liderler, ağızlarından çıkan bu hamasi, coşkulu sözlerin gerçekliğiyle çok ilgili değiller. Hayatta samimiyetle ilgilendikleri tek gerçek, kişisel iktidarlarının devamı. Hem de hayatları boyunca devamı…
Bunun için de neredeyse tamamı, liderliklerini, ülkelerinin ikbali ile özdeşleştiriyorlar. Onlar başta oldukça ülke var olacak, onlar liderlikten giderse ülke çökecek ve düşmanlara yeniden yem olacak. Lider, kaderin, ülke için seçtiği, alternatifi olmayan tek kişidir.
Game of Thrones dizisinde krallığın istihbarat yetkilisi Lord Varys, diziyi başından sonuna kadar seyretmemin en önemli nedeni olan ve Peter Dinklage'ın muazzam bir oyunculukla canlandırdığı Tyrion Lannister karakteri ile bir dertleşmesinde, "Bütün ömrüm farklı tiranlara hizmetle geçti. Hepsi, kendisini, kaderin seçtiği ve özel bir rol yüklediği özel şahsiyetler olarak görüyordu" diye yakınıp sözü o günlerde hizmetinde olduğu Kraliçe Daenerys'e getirir: "O da kendisini, hepimizi kurtarmaya gelmiş özel biri olduğuna inandırmış". Lord Lannister, dostunun endişesini abartılı bulur. Çünkü çok yakından tanıdığı, ezilenlere duyarlı olduğuna defalarca tanık olduğu Kraliçe Daenerys'in diğer tiranlardan farklı olduğuna gerçekten inanmaktadır. Ta ki, Daenerys'in iktidarı için binlerce sivili tereddütsüz yok edişinden sonra, cesetler ve enkaz üzerinde yaptığı zafer konuşmasında, bunun daha başlangıç olduğu ve yoluna çıkan herkesi böyle ezeceği ilanını dinleyinceye kadar... Tyrion Lannister, problemin, liderin kim olduğunda değil, kim olursa olsun fark etmez, tek bir insanın, karşı konulamaz, denetlenemez, sorgulanamaz böylesi bir güce sahip olmasından kaynaklandığını anlar ama artık çok geçtir.
Demokrasinim günümüzde ürettiği otokrat liderlerin bir çoğu, kişisel kariyeri ile ülke çoğunluğunun mensubu olduğu dinin akıbetini de özdeşleştirmiş halde. 'Dinin yaşayan son kalesi' oldukları, propaganda kampanyalarının asli iddialarından biri. Lider iktidarından olursa, bu sadece ülkenin değil, mensubu oldukları dinin de sonu olacak.
Uzun yıllar Moskova'da gazetecilik yapan Susan Glasser, Putin'in kendisini, Rusya'nın birkaç yüzyıllık makus talihini değiştirip yeniden cihanın emperyal hakimi yapacak 21'nci yüzyılın 'Çar Petro'su olarak sunduğuna dikkat çekiyor. Dünyanın önemli bir kısmınca 'Deli Petro' ve Ruslarca 'Büyük Petro' olarak isimlendirilen Çar Birinci Petro'ya atıfla... Putin, fiziksel ve liderlik olarak sürekli güç ve maçoluk gösterisi yapmaya fetiş düzeyinde düşkünlüğü, "Ortodoksi-Otokrasi-Rusçuluk" üçlemesine dayalı kadim çarlık doktrini iddialı yönetimi ile, modern bir demokrasinin sorumlu ve hesap sorulabilir devlet yöneticisi olmaktan çok, kimsenin hesap soramayacağı bir çar, ülkeye ait her şeyi veya konumu istediğine bahşedebilen bir hükümdar havasında.
Kişilik olarak, hayatı boyunca bir karikatürden fazlası olmasına imkan vermemiş eksik donanımına rağmen Trump da, kendisini sorgulanamaz, eleştirilemez kılacak böylesi bir tarihi rolü inşa etmeye çalışıyor. Evanjelist destekçileri, Donald Trump'ın İncil'de bahsedilen Büyük Kral Kiros olduğuna inandıklarını birkaç yıldır dile getiriyorlardı. Trump kendisi de artık Twitter'dan bu koroya katılıyor. 2008 seçiminde Liberteryan Partinin başkan adayı da olan aşırı sağcı Wayne Allyn Root'un 2019 Ağustos ayında attığı ve Trump'ı, "Tanrının (İsa'nın) yeryüzüne ikinci gelişi" olarak nitelediği sözlerini teşekkür ederek Tweetleyen Trump aynı günkü bir başka açıklamada da, kendisinin "Tanrı tarafından gönderilmesi beklenen kişi" olduğunu söylemekten çekinmeyecekti. Destekçileri de artık, "Trump'a muhalefetin, Tanrıya muhalefet olduğunu" açıkça savunacak kadar rahatlar bu konuda.
2000'lerin başında, Avrupa'nın yükselen yıldızı Macaristan'da iktidara gelip, birkaç yılda yeniden içe kapanık, ekonomisi gerileyen, otoriter bir doğu Avrupa ülkesine dönüştüren Viktor Orban, kendisini, “Hristiyan Avrupa'nın son umudu” olarak görüyor. Orban düşerse Macaristan düşer, Macaristan düşerse Hristiyanlık düşer. Orban, "Hristiyanlığın bugün dünyanın en mazlum inancı olduğu ve dünyada en fazla zulme maruz kalan din olduğu gerçeğinin", Avrupa Birliği ve "solcu liberal ikiyüzlülerce" görülmediğini savunuyor. Kendisinin 'dünya mazlumlarının en büyük sesi' olduğunu iddia ediyor. Orban, yönetiminin ana görevini, "Macaristan'ın ve Avrupa'nın Hristiyan kültürünü korumak" olarak tanımlıyor. Konuşmalarında yüzlerce kez, dünyadaki en büyük tehdidin de İslam ve Müslümanlar olduğunu belirtti. Buna rağmen, yaşadığımız tuhaf zamanların bir ironisi olarak İslamcı otoriter liderleri arasındaki dostları, Hristiyan nüfuslu ülkelerin liderleri arasındaki dostlarından çok daha fazla.
İngiltere'de iktidardaki muhafazakar parti üzerinde etkili bir güce dönüşmüş Brexit hareketinin lideri Nigel Farage, Hristiyanlığın, İngiltere'nin geleceğinin en önemli parçası olduğunu belirttiği konuşmasında, "Birleşik Krallık bir Hristiyan devletidir. Devletin her kademede bütün kurumları Hristiyanlığa göre konumlanmalı. Diğer partiler, dinimizi marjinalize ediyor. Bir tek biz savunuyoruz. Her politikamızı Hristiyan değerlerimize göre yapacağız" beyanında bulunuyor.
Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro, seçildikten hemen sonra, Bolsanoro'yu 'Allah'ın iradesinin tecellisi' ilan eden ve seçimi 'Kutsal Haçlı Seferi' diye niteleyen muhafazakar yorumcu Filipe Martins'i başdanışmanı olarak atadı. Bolsonaro da, tıpkı, Trump, Orban, Avrupa aşırı sağı ve Putin gibi modern çağın birbirini denetleyen kurumlar üzerine kurulu devlet anlayışından hazzetmiyor ve Orta Çağ Avrupasına ayrı bir bağlılığa sahip. Kendi meşruiyetini de bunun üzerine kuruyor. 2018 Eylül ayında, "Bu laik devlet hikayesine artık yer yok, Brezilya bir Hristiyan devlettir" diye konuşacaktı. Laiklik, "küresel güçlerin Brezilyayı yozlaştırma ve kimliğini yok etme çabasının" bir ürünüydü. Seçim kampanyası sloganı ise, Nazilerin, "Her şeyden önce Almanya" sloganının farklı versiyonu olan "Her şeyden önce Brezilya, Her şeyden üstte Tanrı" şeklindeydi. Doğal olarak Bolsonaro'nun Brezilyası da Trump'ın hayalindeki Amerika gibi, vatandaş olan herkesin değil, 'milletin hakiki evlatları' dediği mevhum 'beyaz' bir kitlenin ülkesi... Nitekim Bolsonaro, Campina Grande'deki seçim mitinginde, "Milletin Brezilyasını inşa edeceğiz. Azınlık çoğunluğa tabi olmalı. Ya buna uyarlar veya defolup giderler" şeklinde konuşacaktı. Azınlık dedikleri ise, kıtanın gerçek yerlisi olan Kızılderili kabileleri, yüzyıllar önce Brezilya'ya zorla getirilmiş ve Brezilyayı Brezilya yapan kölelerin çocukları ile, bu politik saçmalığın nasıl küresel bir salgın olduğunu görecek kadar dünyayı takip eden eğitimli kentli Brezilyalılardı. Bu azınlıklar, ülkeyi yöneten güçler değildi. Hiç olmadılar. 'Tabi olmaktan' kastı, bu azınlıkların kamusal alandaki görünürlüklerini bırakması...
Hindistan'da ise Bollywood aktörü Rajinikanth Chennai, Keşmir'i ilhak politikasını çok beğendiği başbakan Narendra Modi'yi geçtiğimiz Ağustos ayında, Hindu tanrısı "Krişna'nın yeniden tecellisi" olarak vasıflandıracaktı. 65'nci doğum gününde ise Modi'ye bir başka Hindu tanrısı Vişnu'nun avatarı olarak ibadet edildi. Hindistan genelinde birçok Hindu tapınağına Modi'nin ikonaları da dua edilecek tanrı heykeli olarak yerleştiriliyor. Modi'ye karşı çıkmak artık Hindu tanrılarına karşı çıkmak olarak lanse ediliyor. İktidardaki Hindistan Millet Partisinin(BJP) birçok yöneticisi son bir yılda değişik açıklamalarında Modi'ye dini ve ilahi ünvanlar atfettiler. Hindu dincisi ve milliyetçi tabanı Modi'yi, "Akhand Baharat (Bölünmemiş Hindistan)" idealini nihayet gerçekleştirecek bir tanrı reenkarnasyonu olarak görüyor. Akhand Baharat, bugünkü Afganistan ve Pakistan'dan Bangladeş'e, Myanmar ve Nepal'den Sri Lanka'ya bütün alt kıtayı Hindu dini kimliğinin bölünmez vatanı olarak görüyor. Müslüman ve Hristiyan Hindistanlıların ise Ortadoğu'ya gitmesi gerektiğini savunuyor.
İsrail'de Netanyahu son iki seçim kampanyası boyunca kendisini "Yahudiliğin son umudu" ve İsrail'in "vazgeçilemez lideri" olarak sundu. Kendisi de birçok destekçisi de, "O düşerse İsrail de, Yahudilik de düşer" savında. Tıpkı Modi, Orban, Trump, Bolsonaro ve diğer birçok popülist lider gibi 'laik devlet'i İsrail'in önünde bir engel olarak görecek kadar aşırı sağa savrulmuş durumda. Tıpkı Trump gibi, inançlı bir yaşamı olmaktan çok uzak olduğu halde, tıpkı Trump gibi iktidarını pekiştirmek için, İsrail'i açık bir teokrasiye dönüştürmek isteyen fanatik dincilerle seçim ittifakları kurmaktan çekinmedi. Netanyahu'nun muhalifi olan Yahudi çoğunluğun payına ise, 'özünden nefret eden Yahudi' suçlamasından başlayıp, "İsrail'in ve Yahudiliğin düşmanı" ve "din-vatan hainliğine" uzanan bir yelpazede yaftalar düşüyor.
Neopatrimonyalizmin doğuşu
Demokrasilerin ürettiği bu yeni dalga otoriterler ve popülist liderler, yepyeni bir durumla karşı kaşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazı politik bilimcilere göre, aslında tarih kadar eski bir yönetim tarzının, yani 'patrimonyalizm'in modern versiyonu ile karşı karşıyayız.
Patrimonyalizm, Max Weber'in 1922 tarihli Ekonomi ve Toplum çalışmasında literatüre kazandırdığı bir kavram. Patrimonyal düzende lider, otoritesini, tepesinde kendisinin olduğu bir kişisel çıkar ağı kurarak yürütür. Liderin altındaki çarkın dişlilerinin sadakati, liderin, onlara sunduğu ihsanlarla (toprak, kamu ihaleleri, makam, yolsuzluklarına, suistimal, suçlarına göz yumulması vs) sağlanır.
Politik bilimci Nathan Quimpo, patrimonyalizmi, 'hükümdarın, kamusal olan ile şahsi olanı ayırt etmediği ve devletin bütün imkanlarını, işlerini, şahsi imkanı ve işi gibi gördüğü yönetim' olarak tanımlıyor. Patrimonyal düzende devlet başkanı, kişisel cüzdanı ile hazine arasında hiç bir fark görmez. Hazineyi kendi kişisel lüks giderleri, siyasi ve kariyer çıkarları için rahatça ve çekincesiz kullanabilir. Bu bakış, lidere sadık bütün devlet kadrosu için de aynen geçerlidir. En küçük ilçedeki yetkiliye kadar kimse, şahsi cüzdanı ile emrindeki kamu imkanları arasında bir fark görmez. Normal bir demokraside yolsuzluk, suistimal, zimmet, rüşvet olarak görülecek her şey, yaygın ve olağan bir uygulamaya dönüşür.
ABD'deki en kıdemli Sovyet uzmanlarından biri olan Profesör Richard Pipes ise, patrimonyalizmi, 'egemenlik hakkı ile sahiplik hakkının farkları anlaşılmayacak kadar iç içe geçtiği, politik yetkilerin bir işyerinin sahibinin kendi işyerinde yetkilerini kullanması gibi kullanıldığı düzen' olarak tanımlıyor.
Ağalık da dar alanda bir patrimonyal yönetim şeklidir. Ağa ve ailesi, kutsaldır, dokunulmazdır, liderlikleri tartışılmazdır. Aşiret üyeleri, bütün emekleri, konumları, toprakları ve malları ile ağaya aittir. Ağa, köylülerin emekleriyle ürettiğini istediğine verir, istediğinden alır. Ağanın keyfiyetini sorgulamak en hafif tabirle, onun verdiği rızka "nankörlük", en ağır haliyle aşirete ihanettir. Ağalığın daha geniş alandaki formu sultanlıktır. Ki zaten Weber, bir başka yerde patrimonyal yönetime 'sultanizm' de der.
İşte, 'neopatrimonyalizm' kavramının doğmasının sebebi de budur. Sosyolog Shmuel Eisenstadt, 1973 yılında yazdığı bir makalede, geçmişteki feodal beyler, krallar, padişahlar, sultanlar, ağaların geleneksel patrimonyalizmini, normalde böyle davranmanın anayasal suç olması gereken modern demokrasilerdeki patrimonyalizmden ayırmak için, bu ifadeyi kullanacaktı.
Neopatrimonyalizm, literatüre güçlü şekilde 1980'li yıllarda girdi. Afrika'nın kolonyalist güçlerden bağımsızlıklarını yeni kazanmış birçok genç devletinde 'seçimlerle' ortaya çıkan lider kuşağının ortak özelliklerinin politik bilimcilerin dikkatini çektiği dönemde (Sonraki onyılda genç Afrika 'demokrasilerine' bu konuda, Sovyet despotizminden kurtulup "demokrasi nimetiyle" tanışan Orta Asya ülkeleri de katılacaktı).
Afrika'daki yönetimler konusunda dünyada en yetkin politik bilimcilerden biri olan Michael Bratton ile Cornell Üniversitesi politik bilim profesörü Nicolas van de Walle'nin 1994 yılında yayınladıkları ünlü makale, Afrika'nın otoriter liderlerinin temel karakteristiğini 'neopatrimonyalizm' olarak adlandıracaktı.
Van de Walle ile Bratton makalelerinde, "Neopatrimonyal rejimde lider, otoritesini, patronaj düzeni aracılığıyla sürdürür, ideoloji veya mevzuata dayanarak değil" diye yazdılar ve eklediler, "Bu rejimde yönetim hakkı bir şahsındır, bir makamın değil".
Bu iki politik bilimcinin tanımladıkları neopatrimonyal düzende, politik ve bürokratik kadroları, anayasal düzen kültürü değil, bir şahsa sadakat ve sosyal statüsünün o şahsın liderlikte kalmasına bağımlılık haleti yönlendirir. Bu düzende, devlet kadroları için başta anayasa olmak üzere mevzuatın ve anayasal kurumsal yapının hiçbir önemi yoktur. Hepsi göstermeliktir. Parlamentodan, yargıya, ordudan polis gücüne kadar bütün devlet aygıtları, anayasaya, millete, ülkeye değil sadece ve sadece lider ve ailesine sadıktır. En yüksek otorite liderin talimatlarıdır.
"Lider, devletin tüm makamlarını, halka ve ülkeye hizmet düşüncesiyle değil, kendi kişisel ikbal ve çıkarının gereklerine göre doldurur". Yine neopatrimonyal düzende, "şahsi çıkar ile kamusal çıkar arasındaki farkın görülmesini imkansız kılacak bir bulanıklık oluşturulur". Devletin kasası ile liderin kasası arasında hiçbir sınır kalmaz. Bu düzende, kamudaki her yetkili, yapması gereken her şeyi, kişisel bazı çıkarlar (üst makama gelmek, koltukta kalmak, aday listesine konmak, ihale, komisyon, hisse, rüşvet vs) karşılığında yapar. Maddi çıkarlar elde eden her 'müşteri', bu 'politik' düzenin sadık bir savunucusu haline gelir.
Neopatrimonyal düzende yolsuzluk, bireysel bir kanunsuzluk olmaktan çıkar, sistemli bir hükümet uygulamasına dönüşür. Afrika ülkelerinin hazineleri, on yıllarca neopatrimonyal liderlerin kişisel kumbarası gibi oldu. Örneğin O dönemdeki adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyetinin devlet başkanı Mobutu Sese Seko, 1970'lerde kendisine kıyafet almak için bile Paris'e süpersonik Concorde uçak kaldıracak kadar pervasızlığıyla hatırlanıyor. Sese Seko'nun ailesi, devlet kurumlarının parasını ve hatta merkez bankası rezervlerini istedikleri gibi harcayabiliyorlardı. Çocuklarının, kişisel harcamaları için Merkez Bankasından sadece 1977 yılında çektikleri para 71 milyon doları bulmuştu. Rusya'da Putin, 2014 yılı kış olimpiyat oyunları için tüm zamanların rekorunu kırarak 50 milyar dolardan fazla para harcayacaktı ve bu paranın üçte ikisi, Rusya'daki birçok ihaleyi alan Putin'in eski KGB arkadaşlarının firmalarına gidecekti. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin raporuna göre Macaristan'da 2018 yılındaki bütün kamu ihalelerinin en az yarısında sadece tek bir teklif yer aldı ve ihaleyi kazandı. Orban da, tıpkı Putin, Modi, Duterte ve diğerleri gibi, kendisine bağlı dar bir işadamı grubu ile kamunun bütün harcamalarını yeniden kendisine ve sadıklarına kazandırıyor. Bunu da, 'onlara karşı güçlü olmalıyız' şeklinde meşrulaştırıyor.
Neopatrimonyal rejimi sürdüren çıkar ağına dayalı yönetim tarzı, aslında en büyük zaafiyetinin de kaynağıdır. Neopatrimonyal düzen, istisnasız olarak, sürekli ekonomik gerileme ve kronik mali kriz üretir. Halkına müreffeh bir yaşam sağlaması imkansızdır. Lider ise, ekonomi her gün bir öncekinden daha kötüye giderken, kurduğu sistemin devamını sağlamak için kişisel, grupsal sadakatleri ödüllendirmeye devam etmek zorundadır. Bundan vazgeçemez. Çünkü, 'çıkar', liderin çarkının bütün dişlilerini çalıştıran yegane motivasyondur. Lider, etrafındaki ağın, devlet iktidarı, devlet imkanları, makam ve rant paylaşımı yoksa, bir saniye bile yaşamayacak bir ağ olduğunun farkındadır. Ama ekonomi daraldıkça bu adaletsiz çıkar dağılımına toplumun diğer kesimlerinin duyacağı tepki de kaçınılmaz olarak büyür. Her neopatrimonyal düzende, bu yüzden, sosyal kaos kaçınılmazdır.
Bunun için de, neopatrimonyal liderler, 'ülkemizi sömürmek isteyen dış güçler, çıkarlarının önündeki en büyük engel olan lideri devirmek için ülkemizi karıştırmak istiyor' iddiasının sürekli canlı tutmaya çalışır. Böylece, lidere her gerçek eleştiri ve muhalefet, kolayca 'dış güç taşeronluğu', 'vatana ihanet' olarak lanse edilebilir.
Neopatrimonyalizmin ilk ortaya çıktığı Afrika'da, sömürgecilik hâlâ yaşayan bir hatıra olduğu için, diktatör liderler, on yıllarca kendi muhaliflerini, eski sömürgeci güçlerin taşeronları olarak yaftalamayı kolayca başarabildi. Örneğin, sosyalist lider Robert Mugabe, seçildiği 1980 yılından, 95 yaşında zorla devlet başkanlığından uzaklaştırıldığı 2017 yılına kadar geçen 37 yıl boyunca, kendisine her muhalefeti, Zimbabwe'yi yeniden sömürge yapmak isteyen Batılı güçlerin piyonları olarak yaftalayacaktı. Bu 37 yılda Mugabe, ezilen halkın temsilciliğinden, dünyanın en zengin devlet başkanlarından birine dönüşürken, Zimbabwe halkı dünyanın en yoksul uluslarından birine dönüştü.
Güney Afrikalı politik bilimci William Gumede, 2017'de yayınlanan makalesinde şöyle yazıyor:
"Birçok Afrika lideri, yıllarca, sömürgeci güçler ülkeyi yeniden sömürge yapmak için ülkemizi istikrarsızlaştırmak istiyor öcüsünü, başarısızlığın, berbat yönetimin ve yolsuzlukların yegane sebebi olarak gösterdi. Koloni güçleri, lideri koltuğundan ederek, yeniden ülkenin yer altı kaynaklarının sahibi olmak istiyor korkusunu hep canlı tuttular".
Gumede'ye göre, 'yarı-doğrular' veya 'doğruymuş görünen desteksiz iddialar', halkın bir kesiminin sürekli ikna olmasını sağladı. Jacob Zuma'nın, makalenin yayınlandığı günlerde partisinin gençlik kolları toplantısındaki bir konuşmasına sözü getiriyor Gumede:
"Zuma, bu ülkede ekonomi ırksal öğelere göre yapılandırılmıştı, biz bunu yok etmenin mücadelesi içindeyiz, diyor. Bu elbette ki doğru. Ama Zuma, ekonomideki ırk ayrımcılığını sadece, ailesi, kadrosu ve müttefikleri dahil dar bir siyah elit grubu için kaldırdığından, siyahların çok büyük kesimini aynı yoksulluğun pençesinde bırakmaya devam ettiğinden bahsetmiyor."
Afrika dışındaki neopatrimonyal rejimler ise, kim olduklarını asla somut olarak açıklamadıkları, 'küresel güçler' veya '13 aile' gibi komplo teorileri ile, öcü boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Neopatrimonyal lider dalgasının, 'dış güçler ülkemizi karıştırıyor' iddiasının "delil" ihtiyacını en kolay karşılayan isim ise hiç şüphesiz 'Soros'. Forbes'un zenginler listesinde 178'nci sırada yer alan Amerikalı yatırımcı George Soros'un desteklediği vakfın, 'basın özgürlüğü', 'protesto hürriyeti', 'şeffaflık' ve 'hukuk devleti' savunuculuğuna soyunması, bu kavramlardan çok da hazzetmeyen neopatrimonyal yönetimler için, kendi toplumlarından yükselen böylesi her talebi, 'Soros'un talebi' ve dolayısıyla da 'küresel dış güçlerin isteği' olarak yaftalamasına zemin hazırlıyor. İstisnasız hepsi, kendi icraatlarının ürünü olduğu çok açık krizlerde bile, "asıl suçlu" olarak, Soros'u gösteriyor. Trump'tan Netanyahu'ya, Modi'den Orban'a, Hamaney'den Bolsonaro'ya kadar, "Soros'un ülkelerini yıkmaya çalıştığını" iddia etmeyen popülist lider yok.
Profesör Bratton ve Van Walle, neopatrimonyal rejimlerin, 'millet' ve 'milli irade' edebiyatını dillerinden hiç düşürmedikleri halde ironik olarak sivil toplumu nasıl yok ettiklerine de dikkatimizi çekiyor. Ona göre, şahsının iktidarına karşı potansiyel taşıyabilecek her şeye duyarlı neopatrimonyal lider, toplumda, kontrolü altında olmayan hiçbir merkez istemediği için bütün sivil örgütlenmelere iki seçenek sunar: Koşulsuz biat, devlet gücüyle ezilerek yok edilme. Neopatrimonyal liderin liderliği güçlendikçe, seçimlerin, meclislerin, siyasal partilerin, sendikaların, stk'ların güçleri hızla erir. Zirve noktası ise Türkmenistan'ın seçilmiş devlet başkanı gibi olmaktır. O noktada lideri açıktan eleştirmemek de yetmez. Muhalefet partileri de dahil, lideri açıktan savunmayan, övmeyen kimse politikada, kamusal konumda, ticarette, sosyal statüsünde kalamaz.
Walle ve Bratton'un Neopatrimonyal rejimin doğası ile ilgili dikkatimizi çektiği bir başka detay ise, bu rejimin yönetim mekanizmaları içindeki saflaşmaların niteliği. İki profesöre göre, neopatrimonyal rejimde saflaşmalar, 'şahinler – güvercinler' veya 'muhafazakarlar – liberaller' gibi bakış, üslup, yaklaşım farklılıklarından oluşmaz. Politik pozisyonlarını belirleyen tek motivasyon, patronaj sisteminin içinde olmak veya dışlanmak. Yönetici daireden dışlandığı ve bir daha sistemin içine giremeyeceğini düşünen her üye, muhalif zemin için potansiyel yapı taşı olur. Neopatrimonyal rejimlerde üst düzey makamlarda sürekli işten almaların ve yeni atamaların yapılmasının nedeni de budur. Lider, "yakın zamanda bahşedilebilir makam, statü, adaylık" beklentisini diri tutarak kadrosunun sadakatini besler. 'Kabinede değişiklik hazırlığı', 'X kurumunun yönetiminde değişiklik hazırlığı', 'erken seçim' kulisleri hiç eksik olmaz. Yine lider, kendisi dışında ikinci bir kişinin güçlenmesini engellemek ve asıl patronun kim olduğunu göstermek için de, üst düzey makamlardakileri dönüşümlü olarak değiştirir.
Neopatrimonyalizm, onlarca yıl, zaten, kabile şefliğinin ve kişi kültünün görece yüksek olduğu Afrika'da uygulandığında çok fazla dikkat çekmemişti. Afrika politikası konusundaki en uzman isimlerden biri olan Cambridge Üniversitesi profesörü Christopher Clapham'ın 1990'ların başında neopatrimonyalizmi, 'otoriterliğin en sessiz formu' diye nitelemesinin nedeni buydu. Ancak, neopatrimonyalizm, son 10 yılda görece kentlileşmiş, sanayileşmiş, eğitim düzeyi yüksek demokrasilerde de ortaya çıktıkça, günümüzde otoriterliğin en gürültülü, en dikkat çekici formuna dönüştü.
Öyle ki, dünyanın en güçlü demokrasisi için bile 'neopatrimonyalizm' ciddi bir olasılığa dönüşmüş durumda. Van de Walle, 2017 yılında gazeteci Zack Beauchamp'a verdiği bir demeçte, Donald Trump'ı kast ederek, "Görevdeki başkanın neopatrimonyal bir yönü var. Monarşik temayülü var" diye uyaracaktı.
5 Şubat 2020 günü Senato'nun da aklamasından sonra Trump'ın, arkadaşı hakkındaki bir ağır ceza davasına hem de Twitter üzerinden müdahale edebilme cüreti bulması da oldukça alarm verici. Tıpkı aynı günlerde istihbarat başkanlığına, şahsına, ABD anayasasından daha çok sadık olacak bir politik ismi ataması gibi… Cumhuriyetçi Partiyi tamamen kendisinden ibaret hale getirmenin avantajıyla Kongre'yi, art arda yaptığı atamalarla yargı erkini adım adım işlevsiz hale getiriyor. Devlet gücünü, Amerikan tarihinde görülmemiş ölçüde, seçime etki etmek için kullanacağını gösteriyor.
Sopranos dizisinde Tony Soprano'nun, psikiyatristine, "Ters bir Kral Midas gibiyim. Dokunduğum her şey çöpe dönüşüyor" diye yakınması gibi, Neopatrimonyal liderlerin de, 'millileştiriyoruz' iddiasıyla kişisel egemenliklerine alıp da birer çöpe dönüştürmedikleri bir kurum kalmıyor.
Sovyet sonrası Orta Asya cumhuriyetleri konusundaki çalışmalar yapan, Toronto Üniversitesi otoriter yönetimler uzmanı Seva Gunitsky'nin, neopatrimonyal düzen oluşması sürecini bir tür darbe olarak nitelendirmesi bundan. Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması, yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor. Anayasal kurumlar hızla erimeye başlıyor:
"Kurumların bu şekilde hızla erozyona uğraması, günlük olarak gözlemlenecek açıklıkta olmuyor. Yani, silahlı kişiler gönderilip, televizyonlar ele geçirilmiyor. Bir gece her yere baskın yapılıp sokağa çıkma yasağı ilan edilmiyor. Birbirinden bağımsız olması gereken kurumları ayıran çizgiler, adım adım ilerleyen bir süreçte neredeyse görünmez hale getiriliyor".
Bugünlerde bütün dünya, yeni bir demokratik eğitimden geçiyoruz. Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, milli iradenin en yüksek tecelligâhının devlet başkanı değil parlamento olması, hukukun üstünlüğü, üniversite, basın ve protesto özgürlüğü gibi kurumlar niçin oluştu yeniden hatırlamaya başlıyoruz.
Efsane aktör Jimmy Stewart, demokrasinin en kara günlerinde, 1939'da çekilen Mr. Smith Washington'a Gidiyor filminin en etkileyici sahnelerinden birinde Senato'ya hitap ederken, "Hiçbir şey için çok geç değil. Büyük ilkeler, bir kez inkişaf etti mi bir daha kaybolup gitmezler. O ilkeler hâlâ gözümüzün önünde. Sadece yeniden görmeye ihtiyacımız var" diye konuşmuştu.
Harvard Üniversitesi tarih profesörü Jill Lepore, New Yorker dergisinin 3 Şubat sayısında bu ünlü sahneyi de hatırlattığı yazısında, 1930'larda herkesin demokrasinin bir daha dirilmemek üzere öldüğü düşüncesinin yaygınlaştığı günlere götürüyor bizi ve demokrasinin ünlü paradoksuna dikkatimizi çekiyor. Demokrasiyi savunmanın en iyi yolu, yine demokrasiyi eleştirmek ve demokrasinin ortaya çıkardıklarına itiraz etmek. Mükemmel bir demokrasi geçmişte yoktu zaten. Onu en uygar yönetim şeklinde dönüştüren ve sürekli geliştiren şey, hep insanların yine onun ürettiği sorunlara karşı mücadelesi oldu.
İkinci Dünya Savaşının şiddetlendiği 1943 yılında yazar E. B. White, Amerikan propaganda organizasyonu Savaş Yazarları Kurulundan, 'bize demokrasiyi tarif eder misiniz?' sorusu içeren bir mektup alacaktı. Usta yazar, "Demokrasi, maçın 89'ncu dakikasıdır. Henüz ispatlanması tamamlanmamış bir fikirdir. İnsanlığın dinlemekten henüz bıkmadığı bir şarkıdır. Savaşın Yazarları Derneğinin bile, savaşın ortasında bir sabah, ne olduğunu merak ettiği şeydir" diye yazacaktı yanıtında. "Demokrasi, bir zamanlar insanlık için bir anlam ifade ediyordu" diyor Profesör Lepore, "Hâlâ çok ciddi bir anlam ifade etmeye de devam ediyor".
https://t24.com.tyazarlacemal-tuncdemineopatrimonyal-liderler-cagi-ve-demokrasi,25807
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.05.02 08:25 NewsJungle Türkiye, Venezuela’daki seçilmiş hükümeti darbe girişimine karşı destekledi

Türkiye, ABD destekli muhalefet lideri Juan Guaido'nun son darbe çağrısına şiddetle karşı çıkan, Venezüella'da meşru olarak seçilen cumhurbaşkanı ve hükümete verdiği desteği yineledi. Guaido'nun Salı günü yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro'yu görevden almasına yardım etmesi için Türk yetkililer derhal eylemi kınadılar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tüm dünyanın Venezüellalıların demokratik seçimlerine saygı duyması gerektiğini söyleyerek görünen darbe girişimini kınadı. “Cumhurbaşkanının seçimler tarafından atandığı ve halkın egemen olduğu yerlerde, demokratik seçimlerin bir ülkenin nasıl yönetileceğini belirleyebileceğini bilmesi gereken Venezüella'ya postmodern bir sömürge valisi tayin etme çabası içinde olanlar” dedi.
Cumhurbaşkanı, "Darbelere karşı mücadele eden bir ülke olarak, hükümeti Venezüella'da devirmek için yürüttüğü girişimi kınıyoruz. Dünya, Venezüella halkının demokratik seçimine saygı duymalı." Dedi. “Oy sandığı demokrasilerde esastır” dedi. Türkiye, 15 Temmuz 2016'da Gülen Terör Grubu (FETÖ) ve ABD merkezli lideri Fetullah Gülen tarafından düzenlenen darbe girişiminden kurtuldu. Yenilen darbe girişiminde, 251 kişi öldü, Türkiye'de yaklaşık 2,200 kişi yaralandı. ABD, 15 Temmuz 2016'da Türkiye'ye darbe girişimi yapmakla suçlanan FETÖ'nün askeriye sızanlar aracılığıyla aktif kaldığı Batı ülkelerinden biri. Grup lideri Fetullah Gülen de dahil olmak üzere geniş bir Gülenci topluluğuna ev sahipliği yapıyor.
Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, Venezüella halkıyla dayanışma içinde bulunduğunu ve ülkenin sorunlarını çözmek için diyalogu çağıracağını belirtti.
Çavuşoğlu, "Venezüella'daki anayasal düzene karşı hareketlerin raporları konusunda endişeliyiz. Meşru hükümetleri demokratik olmayan yollarla değiştirme girişimlerine karşı duruyoruz. Sorunların diyalogla çözülmesi gerekiyor. Venezüella halkının yanındayız" dedi.
Öte yandan, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) sözcüsü Ömer Çelik, hiçbir ülkenin başka bir ülkede devlet başkanını atayamayacağını söyleyerek "en büyük ihanet askeri unsurlarının bir millete karşı işleyebileceğini" devirme girişimi olarak nitelendirdi.
"Türkiye, anayasaya ve seçilen ülke yöneticilerine ve her türlü darbeye karşı çıkıyor" dedi.
Venezuela dışişleri bakanı, Güney Amerika ülkesinde darbe girişimini kınadığı için Salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan'a teşekkür etti.
Jorge Arreaza, Erdoğan’ı Twitter’da uluslararası hukuka ve barışa ve Venezüella’da demokrasiye olan saygılı ve kesin desteği için övdü.
Bu arada, Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales, darbe girişimini kınayan ve Maduro ve Venezüella cumhuriyetinin ABD'ye atıfta bulunan "imparatorluğun yeni saldırısını" yeneceği konusunda güvenini ifade eden bir mesaj yayınladı. Twitter'da, “Venezüella'daki darbe girişimini yabancı çıkarlara boyun eğen sağ kanat tarafından şiddetle kınıyoruz” dedi.
ABD’yi “Venezuela’da şiddeti ve ölümü kışkırtmak” suçladı.
Küba Cumhurbaşkanı Miguel Diaz-Canel de darbe girişimini kınadı ve Twitter'da şöyle yazdı: “Ülkeyi şiddetle doldurmayı amaçlayan bu darbe hareketini reddediyoruz. Bu yıkıcı hareketin ön saflarında yer alan hainler birlik ve polisi kullandılar. Kaygı ve terör yaratmak için kentin halka açık bir yolundaki savaş silahları. ”
Ancak Guaido'nun destekçileri, Kolombiya, Panama, Brezilya, Şili ve Arjantin hükümetleri tarafından destek beyanları yayınlarken savunmasına geldiler. İspanya ise Venezüella'yı kan dökülmemesi ve demokratik seçimlere doğru ilerlemesi için çağırdı.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) Başkanı Luis Almagro, bazı askeri güçlerin Guaido’ya yapışmasını “alkışladı ve barışçıl bir güç geçişi gerekliliği vurguladı. "Ordu ve #Venezuela halkını tarihin sağ tarafında olmaya çağırıyoruz, @AsambleaVE ve Başkan jguaido başkanlığındaki özgürlük, demokrasi ve kurumsal yeniden yapılanma arayışı içinde bir araya gelen, Maduro’yu , "Kolombiya Cumhurbaşkanı Ivan Duque tweetledi.
Hükümet sözcüsü Guaido’ya verdiği desteği veren İspanya’lı Isabel Celaa, Madrid’in “Venezüella’nın dönüşümünü gerçekleştirmek için meşru olduğunu”; ancak, "İspanya herhangi bir askeri darbeyi desteklemiyor" ifadesini vurguladı.
Bu arada, Guaido'nun ana destekçisi Beyaz Saray, ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela'daki gelişmeler hakkında bilgilendirildiğini söyledi. Beyaz Saray basın sekreteri Sarah Sanders bir e-posta ile "Cumhurbaşkanı bilgilendirildi ve devam eden durumu izliyoruz." Dedi. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, "Bugün, geçici Başkan Juan Guaido, Operacion Libertad'ın başladığını duyurdu. ABD Hükümeti, Venezüella halkını özgürlük ve demokrasi arayışlarında tam olarak destekliyor. Demokrasi yenilemez."
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton Salı günü, Guaido'nun destek çağrısını destekledi.
Bolton, FANB silahlı kuvvetlerine atıfta bulunan "FANB, Anayasa ve Venezüella halkını korumalı, Ulusal Meclis ve meşru kurumların demokrasinin gasplarına karşı durması gerekiyor. ABD, Venezuela halkının yanında yer alıyor" dedi. Avrupa Birliği, Venezüella'daki durumu çözmenin bir yolu olarak Salı günü serbest ve adil seçim çağrısında bulundu.
AB diplomatik başkanı Federica Mogherini yaptığı açıklamada, "Ülkenin karşı karşıya olduğu çoklu krizler için ancak siyasi, barışçıl ve demokratik bir çıkış yolu olabileceğini yineliyoruz." Dedi.
Yetkili, AB'nin her türlü şiddeti reddettiğini ve yaşam kaybını önlemek için çatışmanın ortadan kaldırılması çağrısında bulunduğunu söyledi.
"Venezüella anayasasına uygun olarak, serbest ve adil seçimlerle demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün eski haline getirilmesi için hiçbir çaba sarf etmeyeceğiz."
Başbakan, AB'nin Venezuela'daki son olayları yakından takip ettiğini de ekledi.
Ocak ayında, Venezüella’nın muhalefet kontrolündeki Ulusal Meclis’in lideri Guaido, Maduro’nun 2018’de yeniden seçilmesinin yasadışı olduğunu savunarak geçici bir cumhurbaşkanlığı üstlenmesini istedi.
Maduro'nun istifa etmesi için baskı uygulamak için son haftalarda başkent Karakas'ın dışına seyahat ediyor.
Venezüella muhalefet lideri Juan Guaido Salı gününün erken saatlerinde, Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro'nun "gaspını" sona erdirmek için bir ayaklanmaya çağıran zırhlı araçların ve küçük üniformalı askeri personelin yanında görülebileceği bir video yayınladı.
Guaido, Maduro'yu görevden almanın "Operación Libertad" veya Operasyon Liberty'nin son aşamasının başlangıcı olduğunu vurguladı.
"Ulusal Silahlı Kuvvetler doğru kararı verdi. Venezüella halkının desteğine sahipler" dedi.
Guaido, Venezüellalıları "demokratik güçleri" desteklemek ve "ülke özgürlüğünü kurtarmak" için sokaklara çekmeye çağırdı.
Venezüella lideri Nicolas Maduro, muhalefet lideri Juan Guaido'nun çağrısının daha geniş bir askeri isyanı tetiklemediği ortaya çıktığı için hükümetine yönelik son darbe girişimini engelledi. Ordu bugüne kadar ülkenin demokratik olarak seçilen cumhurbaşkanı Maduro'yu destekledi ve Ocak ayında geçici başkanlık ilan eden ve çoğu Latin Amerika'nın da dahil olduğu düzinelerce ülkeden destek alan Guaido'yu desteklemeyi reddetti. Onu darbeyle kovmak isteyen "kukla".
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2016.11.14 15:32 IMTheKilla Başkanlık Sistemini Okuyabilmek

Son yıllarda ülkemizde sıkça tartışılan konulardan biri ''başkanlık sistemi'' olagelmişti. Aslında bu sistemin geçmişi 30-40 yıl geriye de götürebilir. 1961 Anayasa'nın yürütmenin gücünü sınırlandırması Demirel'in çabalarıyla 1971'de değiştirilmişti. 1982 Anayasası ise güçlü bir yürütme öngörüyordu. 2010 Referandumu ise Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesini öngörüyor ve Türkiye, yarı başkanlık modeline iyice yakınlaşıyordu. Bugün ise bir referandumla başkanlık sistemine tam olarak geçiş konuşulmakta. Peki insanların kafasındaki başkanlık sistemi ile hukuktaki başkanlık sistemi aynı mı?
Başkanlık sisteminde öncelikle bilmemiz gereken iki yanlış var: başkanlık sistemi bir diktatörlük değildir, başkanlık sistemi devletin yapısı (rejim) ile alakalı bir durum hiç değildir. Bu yanlışları düzeltecek olursak, başkanlık sistemi de demokratik bir modeldir. Diktatörlüğü öngörmez. Ayrıca sistemin rejimle yani devletin yapısı ile bir alakası yoktur, sistem hükümetin yapısını değiştirmektedir. Devlet ile hükümet farklı kavramlardır.
Dünya üzerinde 59 ülkede başkanlık sistemi uygulanmaktadır. Bu yüksek bir sayıdır. Parlamenter sistemle yönetilen ülke sayısı da 76'dır. Bu iki sistem de hükümetin yapısı ile alakalıdır. Federal, üniter gibi sistemler ise rejimler gibi devletin yapısı ile alakalıdır. Yani başkanlık sisteminin federalizm ya da üniter yapı ile bir alakası yoktur. Biri hükümetin yapısı, diğeri de devletin yapısını oluşturmaktadır. Bilinenin aksine başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin hepsinde federalizm yoktur. Hatta ilginç bir karşılaştırma yapacak olursak, başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin (58 ülke) sadece dörtte biri federalizmi de benimserken, parlamenter sistem ile yönetilen ülkelerin (76 ülke) 28 tanesi federalizm ve türevleriyle yönetilmektedir. Bu istatistikler federalizmin her iki modelde de tutulduğunun bir göstergesidir. Normal şartlarda başkanlık sistemi federalizm ile desteklendiğinde çok daha iyi şartlar sunmaktadır ancak Türkiye'de başkanlık sistemini federalizm ile desteklemek intihar olacaktır. Bu yüzden Türkiye'de devletin üniter yapısı korunarak hükümetin yapısı değiştirilmelidir. Zaten iktidar partisi de üniter yapının korunarak başkanlık sistemine geçilmesinden yanadır.
Bu iki kavram karmaşasını aştığımızı düşünerek yeni bir konuya geçmek istiyorum: Başkanlık sisteminde kıyas. Başkanlık sistemine karşı olanlar Türkiye'yi, ABD ve Fransa gibi devletlerle kıyaslamaktadır. Bu tür kıyaslamalar hata verebilir. Türkiye dengi olan ülkelerle kıyaslanmalıdır diye düşünüyorum. Örneğin, Güney Kore 1990'da başkanlık sistemine geçtiğinde siyasi istikrar sağlanmış ve beraberinde ekonomik istikrar da gelmiştir. 1990'larda Samsung'un dört milyar olan değeri, günümüzde 100 milyar doların üzerine çıkmıştır. Latin Amerika ülkelerinden Arjantin ve Peru bugüne kadar beş başarılı darbeye tanık olmuş, Türkiye de beş başarılı darbe yaşamıştır. Arjantin'de darbeler sonrası başa gelen asker kökenli devlet başkanlarının görev süresi 22, Peru'da 23 ve Türkiye'de 29 yıl olmuştur. Latin Amerika ülkelerinin hep diktatörlerle ya da darbecilerle yönetildiği efsanesi de burada çürümüş oluyor. Küçümsediğimiz bu ülkelerden aşağı kalır yanımız yoktur. Bu gerçeği görmek durumundayız.
Demokrasi İndeksi verileri bizim için önemli ancak her zaman referans alamayacağımız bir listedir. İndekse göre ilk 20'de sadece iki ülkenin (ABD ve Uruguay) tam demokrasi olduğunu söylemek kolaycılık olacaktır çünkü şiddetle karşı olduğumuz federalizm ilk 20'deki ülkelerin yarısında görülmektedir. Federalizmin demokrasiyi güçlendirdiği gerçeğini göz önünde bulundurursak mevcut şartlar dahilinde zaten tam demokrasiyi yakalamanın Türkiye'deki zorluğu anlaşılacaktır. Yine küçümsediğimiz Arjantin, Brezilya gibi ülkeler de 50'li sıralarda yer almaktadır.
Başkanlık sisteminin faydalarına da değinmek lazım. Siyasi istikrarı ve onun da beraberinde ekonomik istikrarı getirdiğini biliyoruz. Bunun dışında önemli faydalarını da görmekteyiz. Başkanlık sisteminde erken seçim yoktur, koalisyon yoktur, milletvekilleri yasama sürecine özgürce katılabilmektedir yani parti disiplini zayıftır, yasama yürütmeyi denetlerken zorlanmamaktadır. Başkan gücünü halktan aldığı için meşruiyet sıkıntısı da yoktur (şu an olduğu gibi). Başkanlık sisteminde yargının gücü çok önemlidir. Yüksek Yargı denilen yargı, neredeyse başkanın bile üzerindedir. Ülkemizdeki Anayasa Mahkemesi'nden de yüksek yetkilere sahiptir. Başkanlık sistemine geçilirse Yüksek Yargı oluşturulabilir ya da Güney Kore'de olduğu gibi her ikisi de (YY-AYM) varlığını sürdürebilir. Ancak tek başlılığın olması daha iyidir.
Başkanık sisteminde gevşek parti sistemi olmalıdır. Yani yukarıda da ifade ettiğim gibi milletvekili partisine aykırı kararlar verebilmeli ve bu disiplin cezası gerektirmemelidir. Parti Genel Başkanı ile Başkan aynı kişi olmamalıdır. Seçim sisteminde ise Türkiye'ye en uygun olanı daraltılmış bölge sistemidir. Daraltılmış bölge seçim sistemiyle Türkiye iyice iki partili sisteme yaklaşacaktır. Bu sistem Özal döneminde de uygulanmıştır. Seçim barajı ise %2-3'lere kadar düşürülebilir, hiçbir sıkıntı teşkil etmeyecektir.
Tek meclis, çift meclis olayına da değinmek gerekir. Türkiye Siyaset Tarihinde 1961 Anayasası ile çift meclis de denenmiştir. Başkanlık sisteminde de genelde çift meclisli yapı göze çarpmaktadır. Ancak Peru gibi tek meclisli başkanlık modelleri de bulunmaktadır. Tek meclis de çift meclis de doğru uygulandığında iyi sonuçlar vereceği için burada da bir sıkıntı yoktur.
Başkanlık sistemi kesinlikle bir diktatör doğuran bir sistem değildir çünkü genelde başkanlıkla yönetilen bütün ülkelerde en fazla iki dönem şartı bulunmaktadır. Latin Amerika'daki diktatörler ne iş? diyebilirsiniz. Onlar darbeyle başa gelmiştir. Sistemle bir alakası yoktur. Darbe ihtimali başkanlık sistemlerinde aslında çok zayıftır ancak bu ülkelerde bazı demokratik ve siyasi değerler oturmamıştır. Türkiye'de kendimize yetebilecek kadar demokrasinin oturduğunu ve bazı değerlerin artık yerleştiğini 15 Temmuz gecesi görmüştük zaten. Başkanlık sisteminde bir özellik var ki sistemin ana fikrini ortaya koyuyor adeta. Başkanlık sisteminde Başkan'ın yetkileri parlamenter sistemdeki Başbakan'ın yetkilerinden bile azdır. O zaman sistemi getirmek isteyen kişiler yetkilerinin azaldığı bir sistemi niye getirmek istesin? gibi bir klasik soru da sorabilirsiniz. Onun da cevabı basittir: Demek ki kişi, sistemi kendisi için değil ülkesi için istemektedir. Başkanlık sisteminde en fazla iki dönem yani 8 ya da 10 yıllık bir süre vardır. ''Ömür boyu başkanlık'' gibi gülünç ifadelerin sistemde yeri ve karşılığı yoktur.
Bugün Türk Cumhuriyetleri'nde başkanlık modellerinin çeşitli türevleri görülmektedir. Ancak bu devletlerdeki otoriterlik Sovyet Rusya'dan kalma bir gelenektir. Bugün ne Rusya, ne de Türk Cumhuriyetleri demokratik değildir. Türkiye, bu ülkelerle kıyaslanamayacak kadar sağlam temeller üzerine kurulmuş değerlere sahip bir devlettir. Her devlet belli bir geleneğin, kurumsallaşmanın ve belli değerlerin getirdiği birikimle yeni bir hükümet modeli inşa eder. Bu açıdan Türkiye ile her anlamda geri kalmış Türk Cumhuriyetleri'ni kıyas edemeyiz.
Tüm bu yazılanlar sonunda bir sonuca varmamız gerekiyor: Başkanlık sistemleri devletten devlete değişmektedir. Dolayısıyla tek bir tipi yoktur. Türkiye de kendi sistemini oluşturmak zorundadır. Bunu da ''Türk tipi'' olarak açıklamışlardı. Yukarıda saydığımız özelliklerin bizim başkanlık sistemimizde de olacağını düşünüyorum. Şayet olursa demokrasimiz iyice güçlenecektir. Meclisten geçer mi geçmez mi bilinmez ama başkanlık sistemi bizim gibi siyasi istikrara mecbur ülkeler için bir ihtiyaçtır.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Edit: Yazı benim değil, belirtmeyi unuttum hemen bazı zombiler toplanmış.
submitted by IMTheKilla to Turkey [link] [comments]